ÖLÜYÜ DİRİLTMEKTEN DAHA ZOR NE OLABİLİR Kİ!
İnsan, yeryüzünde nice mucizelerin peşinden koşmuştur. Kimi denizlerin yarılmasına hayran kalmış, kimi gökten inen rahmete, kimi de ölü bir bedenin yeniden hayata kavuşmasına… Çünkü ölüm, insanoğlunun karşısındaki en büyük hakikattir. Bu yüzden ölüye can vermek, akılların alabileceği en büyük mucize olarak görülmüştür.
Fakat öyle bir hâl vardır ki, ne kadar söz söylerseniz söyleyin, ne kadar delil ortaya koyarsanız koyun, ne kadar hakikati haykırırsanız haykırın yine de değişmez. O da; gerçeği görmek istemeyen bir kalbi ikna etmeye çalışmaktır.
İnsan bazen cehaletin değil, kibrin esiri olur. Bilmediği için değil, bildiğini zannettiği için kaybeder. Hakikat önünde dururken nefsinin sesini tercih eder. O andan sonra söylenen her söz, taş duvara çarpan bir yankıya dönüşür.
Hakikati reddeden bir gönül, toprağın altındaki bedenden daha sessizdir. Çünkü ölü beden konuşamaz; fakat inatla mühürlenmiş bir vicdan, konuşsa da hakikati duymaz. Gözleri açıktır ama görmez. Kulakları vardır ama işitmez. Dili vardır ama doğruluğu söylemez. En büyük karanlık da işte budur: Işığın olmadığı yer değil, ışığa sırt çeviren gönüldür.
Belki de bu yüzden denilmiştir: Ölüyü diriltmek büyük bir mucizedir; fakat hakikate gözünü kapatmış bir kalbi diriltmek, insanın karşılaştığı en çetin imtihanlardan biridir. Çünkü bedenin ölümü bir sondur; vicdanın ölümü ise yaşayan bir insanın en büyük felaketidir.

